20 Nisan 2016 Çarşamba

Tek Mesele "Checkpoint"

       Oyun konsollarında yarış oyunları oynamak çocukların, gençlerin ve hatta birçok yetişkinin en büyük zevklerindendir. Bu oyunlarda yarışı bölümlere ayıran, ekstra puanlar kazandıran ya da değişik ödüller elde edilen önemli noktalar vardır. Oyun dilinde bu noktalara "checkpoint" denir. Aslında bu noktalara önce ulaşmak yarışın kazanıldığı anlamına gelmez fakat fazlasıyla önemlidir.
       
              Gelelim böyle bir konuyu neden bir spor sitesinde dile getirdiğime. Nedeni 18 Nisan Pazartesi günü yaptığı basın toplantısı ile tüm futbol camiasının dikkatini üzerine çeken Aziz Yıldırım'dır. Başkanı konsol oyunu oynayan başarılı bir oyuncuya; şampiyonluk mücadelesini de sonu hiç gelmeyecek bir araba yarışına benzetiyorum. rakiplerine göre arabalara daha hakim olmasına, tüm sürüş tekniklerini diğerlerine göre daha iyi bilmesine, aynı aracı yıllardır kullanmasına ve yarış boyunca karşılaştığı büyük zorlukları yara almadan atlatmasına rağmen bir türlü checkpointlere diğerlerinden önce varamıyor.

             18 yıldır süren kulüp başkanlığı döneminde 6 lig şampiyonluğu, 2 Türkiye Kupası, 3 süper kupa, Şampiyonlar ligi çeyrek finali, Avrupa ligi yarı finali, şampiyon olamadığı sezonlarda 7 tane ikincilik çok büyük başarılar. Stad yenileme sürecinde rakiplerinin kimisi şehir şehir, stat stat gezerken; kimisi şehrin göbeğindeki yerini bırakıp dağlara taşlara taşınırken Başkanın stadı kendi semtinde, parça parça ve hiç statsız kalmadan yapması da hiç küçümsenmeyecek bir yönetim başarısı.

             Bunlara ek olarak çoğunun "Burası inşaat şirketi değil, spor kulübü" deyip burun kıvırdığı Ülker Arena, Topuk Yaylası Tesisleri, Ankara Konaklama Tesisleri vs. gibi projelerde başarılı yönetimin taşınamaz eserlerinden bazıları. Peki sportif başarı ne durumda? Adı amatör olup kendisi profesyonel olan branşların neredeyse tamamında saymakla bitmeyecek kadar ulusal-uluslarası başarılarla dolu. Yani sportif başarı olması gerektiğinden fazla bile var.

             Peki bunca başarıya rağmen Aziz Yıldırım'ı bu kadar agresif yapan nedenler nedir? İşte yazının başında bahsettiğim "checkpointler" bu hırsın sebebi. çünkü Aziz Başkan;
  • Son dakikalarda kaçırdığı şampiyonluklar yüzünden ikincilik sayısı birincilik sayısından fazla olduğu için,
  • Başkanlığı süresince "en fazla ezeli rakip şampiyonluğu gören başkan" ünvanına sahip olduğu için,
  • Şampiyonluk sayısı sadece bir tane az olmasına rağmen; hem 3. hem de 4. yıldızı ezeli rakibine kaptırdığı için,
  • Avrupa kupalarında çeyrek-yarı final görmesine rağmen "kupa kazanan ilk Türk takımı" olamadığı için,
  • Onca saha dışı mücadaleyle geçen bir sezonun sonunda kendisi hapiste olmasına rağmen "ezeli rakibin sahasında kupa kaldırma" hissini rakibine yaşattığı için,
  • Milyon eurolar harcayıp getirdiği yıldızlar o ya da bu sebeple başarısız olduğu için,
  • Tutunacak tek checkpointlerin "Kadıköy'de derbi kaybetmeme, 6-0 ve ezeli rakibi daha fazla yenme" kaldığı için başarısız görünüyor.
  • Buna rağmen sezonu 3 başkan, 2 hoca gibi kötü bir yönetim  ile geçiren ezeli rakibi sırf 4. yıldız checkpointine ulaştığı için başarılı görünüyor.
             Sonra da başkan çıkıyor ve başarısız olmadığını anlatmaya çalışıyor. Ama anlatırken kırıyor, döküyor. Kendi camiasını, taraftarını, eski futbolcusunu, hocasını, medyayı, rakiplerini değersizleştiriyor. Başarısızlığını örtmek için yaptığı varsayılan bu hamleleri ile aslında kendi başarılarını gölgeliyor. Kısacası başkan checkpointleri kaçırdığı için yarışını kaybettiğini zannediyor ama yanlış yapıyor, yarış devam ediyor.


CUMALİ ÖNCALIR
concalir@windowslive.com

13 Temmuz 2014 Pazar

TEM"b"EL REYİZ

       

         Birlikte çalıştığı yerli-yabancı, ünlü-ünsüz birçok teknik direktör tarafından beğenilmeyen, taraftarın eğlencesi haline gelmiş, rakip takım taraftarlarının alay konusu olmuş, son zamanların caps kahramanı, isabetli orta sayısı kulüpte geçirdiği yıllardan daha az bir futbolcu nasıl olurda 11 yıl gibi uzun bir süre böyle bir takımda kalıp, kaptanlığa kadar yükselir? Asıl sorulması gereken soru bu. "Sabri'ye yapılan yanlış mı?" , "Daha iyi vedalaşılabilir miydi?" , "Yerine kim oynayacak?" gibi sorular bu konunun teferruatıdır bence.

           Her ayrılık olmasa da birçoğu  acıklıdır. Özellikle muhattap Galatasaray olunca bu daha dikkat çekici boyut kazanıyor. Yoksa hangi taraftarın sevgilisi futbolcular nasıl gittiler hatırlamayız bile. Örnek mi? Alex, Semih, Fernandes, Quaresma, Yattara vs. Galatasaray'da ise isimler genelde kendi evlatları olur. Hakan Şükür-Ünsal, Bülent Korkmaz vs. Kısacası bu işin ruhunda "beklenmedik, nahoş ayrılıklar var, olmalı. 
   
          İlk paragraftaki soruya tekrar dönelim. Reyiz nasıl oldu da bunca yıl burada kalabildi. Bana göre 3 nedeni var. Birincisi kulübün kadrolu "üçlü çektiricisi" olması. Güzel anıların sonunda görmeye alışık olduğumuz Reyiz'in birçok ayıbını kapatıyordu üçlüler. Taraftar mutlu, coşmaya hazır, coşturan Reyiz. Kısa bir benzetmeyle açıklayalım. Malum Ramazan ayındayız. İftarı müjdeleyen ezanı okuyan hocanın nasıl ezan okuduğuna çok da dikkat edilmez. Hoca detone  mi oldu sirtone mi oldu duymayız bile. Önemli olan bize müjdelediğidir. Yanlış mıyım? Reyiz'in durumu da aynı olmasa da buna benzer.

           İkinici ve birinciye göre daha önemli neden ise özveri. Sahaya çıktığında "Bu adam herşeyini veriyor, elinden bu kadarı geliyor" hissini yaşatması. Ancak Galatasaray gibi bir kulüpte bu yeterli mi?  Eğer yeterli ise  o formayı üzerine giyip o sahaya çıktığında Sabri'den daha fazlasını verebilecek ben dahil milyonlarca insan yok mudur? 

          Ve son olarak bana göre nedenlerin en büyüğü, Sabri gibi onlarca ismin hala bedavadan para kazanmasını, yaz tatilinde orayı burayı büyütüp "Amannn, kampta küçültürüz" demesine neden olup, takımdaki yerlerini garanti görmelerini sağlayan yabancı sınırlaması. Daha doğrusu "yerli rahatlatması". Cesare Prandelli'yi karşılarken Sabri'nin aklından geçenleri tahmin edelim.

      --"Hoşgeldin Hocam. Ben Sabri. 11 yıldır buradayım. Senden önce Mancini, Terim, Rijkaard, Feldkamp dahil kimleri kimleri karşıladım. Hepsi beni ilk başta beğenmedi. Ama ne yapsınlar, el mahkum oynattılar mecburen. Ne yapsınlar. Sahaya 5 kaliteli yerliyi zor buluyorlar, kulübeye benden iyisini mi bulacaklar? Transfer yapabilirler ama benim yerimde oynayacak adam neredeyse yok denecek kadar az. Olan da ateş pahası. Kısacası eğer lazım olursam ben kulübedeyim hocam"

       Peki sadece Sabri mi tembel olan? Haklan Balta, Gökhan Zan, Aydın Yılmaz, Yekta Kurtuluş Ufuk Ceylan, Sercan Yıldırım, Umut Bulut hatta Selçuk İnan, Semih Kaya, Burak Yılmaz. Kaçının kulüpte kalma sıkıntısı var düşünün bakalım. kaçı geçen seneye göre, bir önceki seneye göre daha iyi durumda olmak zorunda hissediyor. Yoksa ortalama bir perfromans yeterli mi bol sıfırlı kontratlara? Yerli rahatlatmamız olmasaydı hangisi bu paralara bu formaları giyebilirdi merak ediyorum. Hayırlısı artık, yabancıyı kısıtlayalım ki futbolcumuz gelişsin, paralarımız yabancılara gitmesin, milli takımımız serpilsin, filizlensin, kürsülerden inmesin...

Cumali Öncalır
http://concalir.blogspot.com

27 Mayıs 2014 Salı

2016, Yeni Heyecan?

   

       Yeni bir turnuva hazırlığı, yeni bir teknik direktör, hepsi olmasa da birçok yeni isim, yeni taktik, yeni rakipler... Bunların üzerine alınan farklı, anlamlı galibiyetler. Kısacası iki sene önce Abdullah Avcı ile bir benzerini yaşadığımız yaz önü kampımız şimdilik iyi gidiyor. Turnuvaya katılacak takımların sayısının %50'si kadar artması, Hollanda'nın arkasında bu sefer gerçekten ikincilik için favori olduğumuz bir grup, birçoğu dünyanın ve Türkiye'nin önde gelen kulüplerinde oynayan, bize göre çok kaliteli futbolcuların belki de kariyerlerinde görebilecekleri son yada sondan bir önceki turnuva oluşu ile Fransa 2016 gerçekten gidebileceğimiz, gitmemizin değil gidemememizin ilk defa sürpriz olacağı bir turnuva.

        Genel itibariyle duygularını uç noktalarda yaşayan bir milletin evlatlarının başında, o duyguları en  uca nasıl götürülebileceğini bilen bir teknik adamla yani Fatih Terim ile yola çıkmak da bizim için bir avantaj. Hatta ligde uygulanan yabancı sınırının ülke futboluna yeni futbolcular kazandırmayacağını düşünsem de mevcutların maç devamlılığına katkıda sağlayabilecek olması bile avantajların bir diğeri. Takımın kilit futbolcularının (Arda, Caner, Burak, Onur...) neredeyse "kariyer tavanı" yaşıyor olmaları da bir artı. Grubu 3. tamalasak bile ev sahibi, diğer grupların ilk ikileri ve en iyi üçüncünün turnuvaya katıldığı Avrupa ülkeleri havuzunda bizden daha kötü bir takımın kalma olasılığının neredeyse sıfır oluşu bile bizim için büyük mü büyük bir avantaj.

         Ancak her yeni turnuva için çekilen kuradan sonra, bu kadar yoğun olmasa da bu ve buna benzer umut patlamalarını yaşıyoruz. Kuralar ilk çekildiğinde 2010 ve 2012'ye bırakın play-off'u grup birincisi olarak katılmıyor muyduk? Her yeni gelen, milli takımda devrim yapacağını, hatta ülke futbolunu revize edeceğini, yaşlananları tasfiye edip milli takımı gençleştireceğini, 81 ile yayılıp her kategoriden futbolcuları milli formayla buluşturacağını iddaa etmemiş miydi? Futbolcularımızın kalitesini ön plana çıkarıp grupların değil turnuvaların en ciddi ekiplerinden biri olduğumuza bizi inandırmamışlar mıydı? Öyleydi. O yüzden durumumuza şimdi daha temkinli bakmakta fayda var. Reel hedef olarak grup ikinciliğini, en kötü ihtimalle üçüncülüğü düşünmemiz gerekiyor.

        Kadro planlamasını da gerçekçi yapmakta fayda var. Öncelikle milli takımın futbolcu yetiştirme yeri olmadığı gerçeğini göz önünde bulundurarak şu anda Fatih Terim tarafından cesurca denenen, denenmesinde de fayda olan futbolcuları grup maçlarında daha temkinli kullanmak doğru olanıdır. Örneğin İshak Doğan'ı,Ahmet İlhan Özek'i, Adem Büyük'ü, Ozan Tufan'ı, Tarık Çamdal'ı hatta Pektemek gibi isimleri 11'e yazma konusunda Fatih Hoca'nın elini biraz korkak alıştırması gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak aynı ve benzer isimleri yani ligimizin emektarlarını sadece Avrupa'da top oynuyor diye  Bundeliga ve Bundesliga 2 gibi liglerin alt-orta sıra takımlarının vasat futbolcularına tercih etmediği için hocayı tebrik ediyorum. Sercan Sararer, Mehmet Ekici, Tunay Torun, Kerim Frei(artık ligimizdeler) gibi isimler yerine yukarıda saydığım gençlerin tercihini destekliyorum.

        Tabi deneyimden yana olduğum gibi bazı deneyimli isimlerin de artık bu kadroda yer almamasının daha doğru olacağını savunuyorum. Örneğin Volkan Demirel. Gerçekten iyi kaleci ve milli takımda da iyi maçlar çıkardı. Ancak neredeyse en rahat olduğumuz bölgede eldivenlerini daha genç ve başarılarına devretmeli. O isim de herkesin ortak fikri olan Onur. Arkasında Tolga ve Mert. Volkan Babacan'ın ise milli takım kalecisi olabilecek  yetenekte bir kaleci olduğunu düşünmüyorum. Aynı düşünceleri Emre, Hamit, Hakan Balta, az şans buluyor olsa da Gökhan Zan, Umut Bulut, Sabri gibi isimler için de besliyorum.

          Bana göre yeni milli takımın olmazsa olmazı bazı isimler var. Onlar kalede Onur, defansta Caner, Gökhan, Ömer, Topal, Selçuk, Arda, Burak. Bu isimlerin dışında kadroya kimlerin dahil olacağı tahmin edilebilir ama iskelet kesinlikle bu isimlerden oluşmalı. Örneğin Ömer'in yanına Semih, Egemen, Ersan, Yumlu; orta sahada Seçuk-Topal'ın yanına Alper, Oğuzhan, Nuri, Bilal; kanatlarda Arda ile birlikte Olcay, Olcan, Gökhan; forvette ise Burak'ın alternatifinin kim olacağı tartışılabilir.

          Başta da söylediğim gibi mevzu milli takım olunca kumar oynamaya, fantezi yapmaya gerek olmadığını, iskelet üzerine dönemin parlak yıldızlarını ekleyerek yola devam edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde her iki yılda bir doğal güzellikleri ile meşhur Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde bahar turnuvalarına katılıp, bilmem kaç senedir yenemediğimiz rakipleri yenip tatmin olarak, büyük turnuvalarda kimi destekleyeceğimizi soran anketlere katılırız.

Cumali Öncalır
concalir.blogspot.com
twitter.com/concalir

18 Mayıs 2014 Pazar

Sinyor mu, İmparator mu?

     


       Bir Galatasaray'lı olarak her iki tarafa da defalarca git-geller yaşasam da aşağıdaki soruyu sorabilmek için doğru zamanın sezon sonu olması gerektiğini düşündüm.  Şimdi soruyorum:

       Roberto  Mancini mi başarılı, Fatih Terim mi?

       Cevabı bence şimdilik bulunamayacak bir soru. Çünkü bu soruya cevap verebilmek için iki ismin de aynı şartlarda mücadele etmesi gerekirdi ki bu gerçekleşmedi. Doğru değerlendirme her iki ismin artı ve eksilerini ve bu artı-eksileri hangi şartlarda aldıklarını alt alta yazıp incelemekle mümkün.

        Değerlendirmeye sonucu en kolay olan kulvardan yani Türkiye Kupası'ndan başlayalım. Bu kulvarda turnuvaya her iki sene de gruplara kalamadan elenen Terim'e göre, uzun bir yolculuğu belki de ciddi rakiplerin erken elenmelerinden dolayı kupaya uzanarak noktalayan Mancini daha başarılı görünüyor. Ancak bahsi geçen iki başarısız(!) sene bir İmparator manevrası ile dar kadroyu gereksiz bir külfettten kurtarma olarak da algılanabilir. Ancak biz Terim'in girdiği her yarışı kazanmak isteyeceğini düşünerek kupada artıyı Mancini'ye yazalım. Kupada oynanan her resmi maç başına düşen puan oratalaması Terim için 1,5 iken, Mancini için 2.

         Değerlendirmenin ikinci ve cevabı kupa kadar berrak olmasa da artının kime yakın olduğu tahmin edilebilir bölümüne. Lig başarısı her iki senede şampiyon tamamlandığı için elbette Terim'de görünüyor. Ancak bu iki seneye bakarken Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın o anki durumlarını gözardı edersek yanılabiliriz.

       Fenerbahçe'nin belki üst üste 3-4 yıl daha şampiyon olabilecek kadrosunun birkaç haftada tamamen dağılması, yaşadığı saha dışı olaylar, uzun süren Avrupa ve Türkiye Kupası serüvenleri, Beşiktaş'ın da neredeyse Fenerbahçe ile aynı şeyleri yaşaması Fatih Hoca'nın işini kolaylaştırmış olabilir mi acaba? Yaş ortalaması oldukça yüksek olan bir takımın Şampiyonlar Ligi dışında Çarşamba-Pazar fikstürüne bu sene artı 12 maç eklenmesi de ciddi bir handikap olabilir mi? Ayrıca bu kulvarda yani kupada; Fatih Terim tarafından tercih edilen ve uğruna 10 küsür milyonlar harcanan Bruma ve öyle yada böyle bir önceki sezon Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkaran gölü ve ondan önceki sezonda tıkanan bir Mersin deplasmanında soldan taşıdığı topla kiliti açan Aydın'ı da kaybetmek başarısızlıkta bir etken olabilir mi?

        Mancini'nin birkaç kez arkasına sığındığı "Bu takımı ben kurmadım." savunmasının içinin çok da boş olmaması başarıda etki edebilir mi? "Bu sezonun devre arasında alınanlar kimin transferi peki?" sorusunu duyar gibi oluyorum. Doğrudur.  Ancak devre arası transferlerinin ne kadar riskli, direk oynayacak adam bulmanın zor ve o kalibrede futbolcular bulunsa bile bu futbolcularının herhangi bir Avrupa kupasında oynamamış olmasının neredeyse imkansız olduğunu hatırlamakta fayda var.

       Bence gözden kaçırılmaması gereken birkaç konu var ki bunlar çok önemlidir:

  • Yabancı sınırlaması konusunun Terim'li yıllara göre daha katı olması. Kısacası Terim yabancıları iyi olan kadrodan yabancı çıkardığında yine yabancı sokabiliyordu. Ancak Mancini'nin bu fırsatı yoktu. Rakipleri Alper,Caner,Topal,Oğuzhan,Gökhan Töre,Tolga vs. ile güçlenirken tek yerli transferi Erman'ı sezon başlamadan, tartışılan bir isim olsa da Necati'yi "Kendi ayrılmak istiyor" bahanesi ile bizzat Fatih  Terim tarafından gönderilmesi.
  • Takımın oynarken saç-baş yoldurtan ancak önemi yokluğunda anlaşılan ismi Hamit'in neredeyse tüm sezon olmayışı. Umut'un belki de baba olmayı beklemesinden kaynaklı inanılmaz form düşüklüğü ve Selçuk'un neredeyse hiç ortalarda görünmemesi.
  • Ve Fenerbahçe'nin çok çok iyi bir sezon geçirmesi. Sezon içerisinde belki de birçok kişinin konuştuğu Fenerbahçe'nin son dakikalarda kazandığı galibiyetler Galatasaray'a fark atmasında çok büyük bir etken. Zira alınan mağlubiyetlerde Galatasaray'ın Fenerbahçe'den daha iyi durumda olmasına rağmen farkın açılmasının nedeni Fenerbahçe'nin beraberlikleri galibiyete çevirebilme yeteneği ve gücü.
    Yine de bunca bahaneye rağmen lig mevzusunda artıyı resmi maç başına tutturduğu puan oratalamasında 2,10'a 1,96 ve iki şampiyonluk ile Mancini'yi geçen Terim'e yazalım. 


     Gelelim karşılaştırmada işi arap saçına döndüren "yok ya bence" ile başlayan cümleler kurmamıza daha çok neden olan bölüme, Şampiyonlar Ligi'ne. Fatih Terim ile Real Madrid'e karşı çeyrek final oynamak çok çok büyük başarıdır ki elenmemize rağmen 3-2'lik maçta ses kısıklığım vardır. Ancak takımı;  İstanbul'a gruptan çıkmayı garantileyerek gelen Manchester United, Braga ve Cluj'dan oluşan bir gruptan son dakikalarda çıkarmak ile ilk maçında 1-6 kaybeden hocanın yerine geldiğin takımı Real Madrid, Juventus ve Kopenhag'ın olduğu  gruptan yine son dakikada çıkarmak mı daha zordur burası kafa karıştırıcı. Burada da muhtemelen "kar-kış olmasaydı" ile başlayan cümleler gelir. Haklılardır. Ancak gayet güzel bir havada Torino'da oynanan maçta da yenilmeden oradan ayrılmak tur şansını hala devam ettirmesi ve ikili averajın Galatasaray'da kalmasını sağlaması açısından oldukça önemlidir. Ayrıca ikinci turda Schalke kurası kadar şanslı olamayıp Mourinho'lu Chelsea ile eşleşmek "Neden çeyrek final gelmedi?" sorusunun yanıtı olabilir.


      Yine bunca laf kalabalığına rağmen sayılar mevcut ve diyorlar ki; maç başına puan ortalaması Mancini için 1,15 ve Terim için 1,54. Kısacası istatistik Terim diyor. Fakat yine bir Avrupa maçı öncesi bizzat Terim'in kendisi tarafından yapılan istatistik-mini etek benzetmesi bu durum için uygun mudur soru işareti. 

       O zaman ben kendi çıkarımlarımı yapayım.
  1. Karizma: Eğer karizmaya doğudan bakarsan Terim, diğer taraftan bakarsan Mancini
  2. Hırs: Terim
  3. Sahiplenme, sorumluluk: Terim
  4. Teknik-Taktik: Hala kararsızım.(Sneijder'i parlatan da Mancini, Ceyhun'u oynatan da.)
  5. Hakimiyet: Terim
  6. Sükunet: Mancini
  7. Avrupa: Mancini
  8. Lig: Terim
  9. Kupa: Mancini
  10. Süper Kupa: Terim (Mancini henüz oynamadı)
  11. Transfer (Kesinlikle Terim daha başarısız, ancak Mancini'nin başarısını da henüz göremedik. Kalırsa daha iyi değerlendirilebilir. Ancak Terim'in en tedirgin aldığı adamın Melo, peşinden koşarak aldığı adamın Amrabat olduğunu düşünürsek Mancini'nin daha başarısız olma ihtimali zayıf.)
  12. Motivasyon: Terim
  13. Profesyonellik: Mancini
  14. Giyim-kuşam: Mancini
  15. Ego(zararlı olan): Terim

Not: İki sezon birlikte karşı çıktığımız, her maç yeter yeter diye birlikte bağırdığımız, sezonun yarısını tribünde geçirmesine neden olan, yabancı kuralında taban tabana zıt düşündüğünü defalarca dile getirdiği, kısacası iyi yönetemediğini düşündüğü bir adam ile "Aslolan Galatasaray'dır." dedikten hemen sonra kol kola poz verip, "Gün gelecek konuşacağım." dediklerini birden unuttuğu için Fatih Terim'e benden kocaman bir eksi.

Cumali ÖNCALIR
concalir.blogspot.com
twitter.com/concalir





17 Mart 2014 Pazartesi

ADI ÇIKMIŞ YETMİŞE, GİDEMEZ MEMLEKETE...

     

       Dünya kupasının başlamasına sayılı günler kala, bu turnuvanın her zaman doğal favorilerinden biri olmasını, ev sahipliği ve geçen yazki Konfederasyon Kupası şampiyonluğu ile daha da pekiştiren Brezilya'nın kadrosunun nasıl şekilleneceği büyük merak konusu. Bu merakın en büyük nedeni oyuncu havuzunu oluşturan eski ve yeni isimlerin neredeyse tamamının yıldız ya da birer yıldız adayı oluşu. Biraz sonra turnuva için seçilebilecek 23 kişilik kadroyu tahmin etmeye çalıştığımda dışarıda kalan veya kadroya giren isimlerin ne kadar kaliteli olduğunu ve bu kalitenin seçimi ne kadar zorlaştırdığını göreceğiz.

      Benim dikkat çekmek istediğim konu ise artık bizden biri olan ve son zamanlardaki performansı ile milli takım formasını ne kadar istediğini gösteren biri. Bahsettiğim kişi; 2010 Dünya Kupası'nın yarı finaline kadar oynadığı tüm milli maçlarda takımının sahadan mağlubiyet almadan ayrılmasına şahitlik etmiş, çok değil birkaç sene önce şimdiki haleflerinden daha sansasyonel bir transfer hikayesi ile İtalya'nın bir büyük kulübünden daha düyük başka bir kulübüne 25 milyon euro gibi kayda değer bir bedel karşılığında geçen ancak Portakallar'a karşı oynanan yarı final maçında Robben ile yaşadığı pozisyonda  hırsının kurbanı olup kendisi için milli takım kapılarının sonsuza kadar kapanmasına neden olan nam-ı diğer "Pitbull", Felipe Melo.

      Melo ve mevkidaşlarından hangilerinin dünya kupası kadrosunda olacağına-olması gerektiğine geçmeden önce takımın geri kalanı için tahminlerime bakalım.

KALE

       Kale, kadro seçiminde suların en durgun olacağı bölge. Julio Cesar, Diego Alves ve bu iki ismin yanında Diego Cavallieri veya Victor Bagy'den biri kadronun üç kalecisi olur.

DEFANS

      Defans kaleye göre daha dalgalı olsa da birkaç isim dışında büyük ölçüde tahmin edilebilir. Thiago Silva, David Luiz, Dante, Marquinhos, Dani Alves, Maicon, Filipe Luis, Marcelo seçilmesi neredeyse kesin olan isimler. Bunlar dışında Dede, Miranda, Maxwell, Adriano hatta Telles gibi isimlerden seçilenler olursa sürpriz olmaz. Ancak Scolari'nin 23 kişilik bir kadroda defans bölgesine 8'den fazla tercih yapmayacağını düşünüyorum.

ORTA SAHA

       Melo'nun gönlümün adayı olduğu ön libero mevkisini sona bırakıp orta sahanın geri kalanını kimler gelebilire bakalım. Takım Brazilya olunca forvet ve etrafının seçimi zorlaşıyor. Ancak öne çıkan isimler yok mu? Elbette var. Sol taraf için öne çıkan isimler tabi ki Neymar ve Scolari'nin genç prensi Bernard ya da performansına bağlı olarak yıllanmış şarap Ronaldinho. Ancak Ronaldinho tercihinin çok olası olduğunu düşünmüyorum. Orta sahanın forvet arkası bölgesi için düşünülebilecek yaratıcı isimler Oscar, Hernanes ve Chelsea'de bazen sağda da tercih edilebilen Willian. Sağ tarafta ise öne çıkan ilk isim Hulk. Hulk'a alternatif ise Willian. Lucas Moura, Kaka, Jadson ve Robinho'da kanatlar için alternatifler olsa da seçilmeleri zor olan isimler.

FORVET

       Tek forvet oynayan takımın forvetinin kim olacağı da merak konusu. Son Konfederasyon Kupası'nda takımını sırtlayan Fred akla gelen ilk isim. Bizden sonra Brezilya'da Ronaldinho'nun da katkılarıyla küllerinden doğan Jo ise Scolari'nin diğer tercihi. Tek kişilik forvet kontenjanı için 3'ten fazla tercih yapmayacağını düşündüğüm Scolari'nin diğer seçeneği Dünya Kupası için Avrupa hayalini erteleyen Leandro Damiao olabilir. Luis Fabiano ve genç yetenek Alan Kardec'ten biri bu üç isimden birinin yerine tercih edilirse de sürpriz olmaz.


        Şimdiye kadar kadronun 20 ismini alternatifleri ile belirledik. Geriye ön libero mevkisinin 3 kontenjanı için yapılacak tercihler kaldı. Her bölgede olduğu gibi burası için de yeri garanti olan isimler var. Manchester City'den Fernandinho benim de itiraz etmediğim isim. Onun dışında Scolari'nin şimdiye kadar yaptığı tercihlere baktığımızda Paulinho, Lucas Leiva, Ramires, luiz Gustavo ve Brezilya liginden birkaç genç ismi görüyoruz. Tottenham'da Melo'nun Juventus'ta bidon seçilmesine neden olan performansından daha bidonluk hatta fıçılık bir performans sergileyen Paulinho seçilirse Konfederasyon Kupası'nın ekmeğini yemiş olacak. Ancak Paulinho dışındaki isimlerin hiçbirini anlamak mümkün değil. Özellikle Liverpool'a geldiğinden beri neredeyse hiç bir zaman ilk 11 futbolcusu olamamış Lucas Leiva'nın seçilmesi anlamakta güçlük çekiyorum. Leiva gibi kadroya seçilmesine şaşırdığım diğer bir isim Bayern Münih'te tutunamayıp Wolfsburg'a yıldız olmaya gidip beceremeyen Luiz Gustavo. Özellikle bu iki ismin Melo'dan herhangi bir fazlası olduğunu düşünmüyorum.
         
          Bana göre bölgesinde Melo'yu zorlayacak tek isim Ramires olur. Onun da futbolcu tipi olarak defansif yönünün Melo'dan daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Ancak Ramires kadroya alınsa bile Paulinho'nun yerine hakkaniyetli tercih, her ne kadar adı çıkmış olsa da bence Felipe Melo'dur.

          Oluşan 23 kişilik kadroya yeniden bakalım;

  1. Julio Cesar
  2. Diego Alves
  3. Diego Cavallieri
  4. Thiago Silva
  5. Dante
  6. David Luiz
  7. Marquinhos
  8. Dani Alves
  9. Maicon
  10. Marcelo
  11. Filipe Luis
  12. Fernandinho
  13. FELİPE MELO
  14. Ramires
  15. Hernanes
  16. Oscar
  17. Willian
  18. Hulk
  19. Neymar
  20. Bernard
  21. Fred
  22. Jo
  23. Leandro Damiao

Cumali ÖNCALIR
concalir.blogspot.com
twitter.com/concalir

10 Mart 2014 Pazartesi

iF"LAZ"



             Dün gece Trabzon şehrinde yaşananları anlatacak tek kelime varsa onun adıdır "iflas".

  • İlk önce forması ya da yaptıkları ne olursa olsun  insanların canına kastettiğin için "insanlığın" iflasıdır.
  • Vatan sevgisi ile övündüğün memleketinde kendi polisinle çatıştığın için "vatanseverliğin" iflasıdır
  • Sana göre hakkın olanı ararken onlarca hakkı çiğnediğin için "haklılığın" iflasıdır.
  • Takımın sahada iyi oynarken oynamasına izin vermeyip puanları rakibine kendi ellerinle teslim ettiğin için "taraftarlığın" iflasıdır.
  • Takımının alcağı cezalarla haftalarca sahanın kapanmasına neden olacağın ve futbol izleyemeyeceğin için "futbolseverliğin" iflasıdır.
  • Yöneticin valinle, başkanın taraftarınla, taraftarın birbiriyle kavgaya düştüğü için "birlikteliğin" iflasıdır.
  • Belki de Avrupa Kupası hayalleri kurarken, şimdi alt sıralarla arandaki puan farkına bakıyorsan "umudun" iflasıdır.
  •  Her maçta onlarca top kurtaran, dünya devleri peşindeyken "Ben bu şehri seviyorum" diyen kaptanının ricasını hiçe sayıp taşlamaya devam ettiğin için "hatırın ve vefanın" iflasıdır.
  • Marka değerinden bahsedip sadece olumsuzluklara dünya gündemine gelmemize bir katkıda sen yaptığın için "imajın" iflasıdır.
  • Sahaya çıkarken birbirine sarılan, çok değil birkaç gün önce milli takım kampında aynı sofrada yemek yeyip, aynı odada kalan adamları birbirine düşürdüğün için "kardeşliğin" iflasıdır.
  • Çok sevdiğin ülkenin forması üzerindeyken alkışladığın adamı bugün taşladığın için "milliyetçiliğin" iflasıdır.
  • Kısacası zar-zor geçinen futbol piyasamızın top yekün iflasıdır.

Not: Dün gece olayları ilk gördüğümde attığım iki iletiyi ve geçen senenin Şubat ayında yazdığım "Trabzon nasıl şampiyon olacak?" adlı yazımın linkini burada paylaşmak istiyorum. Herhangi bir art niyet, tahrik yada çelişki olup olmadığına siz karar verin.


İletilerim
  1.  Yazık yazık bize de bu yakışırdı. Futbola en az 5 yıl ara verdirecek cesur yöneticiler lazım. Bilye ligi olsun bundan daha iyi olur...
  2. Trabzonlular adaleti kendileri arıyorlar. Haklı ama yanlışlar.
Cumali ÖNCALIR
concalir.blogspot.com

twitter.com/concalir

27 Şubat 2014 Perşembe

Herşey Normal, Panik Yok, Şans Var


      Futbol her yerde, her zaman çok güzel ancak kulüp futbolu için Şampiyonlar Ligi sanki soğanın cücüğü, yoğurdun kaymağı, lahmacunun göbeği gibi. Logosu, müziği, topu, havası, demeçleri bile ayrı bir elit. Kısacası bir Galatasaraylı olarak her sene gruplardan çıkıp bir yada iki tur daha oynamayı, her sene lig şampiyonu olmaya tercih ederim. 

      Öncelikle Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline çıkma mücadelesinde karşılaştığı rakibinin şu anda Premier Lig lideri, teknik direktörünün "Dünyanın en iyi 3 teknik direktörü kimdir?" sorusuna verilecek cevaplardan bir kişi ve kadrosundaki futbolcuların da 3-5 yıl sonrası için ülkemize gelse bile yıldız olarak görüleceği bir takım olduğunu hatırlatmak isterim.

      Drogba başta olmak üzere, Sneijder, Mourinho ve Mancini ile birlikte hikayesi daha da artan maçın öncesindeki demeç savaşlarına dikkat çekmek isterim. Aslında maç, eşleşme gerçekleştiğinde başlamıştı bile. Mancini'nin kendi takımına neredeyse hiç tur şansı vermemesi, Mourinho ve Chelsea kulübünün Drogba'yı pohpohlayıp bizi dev aynasına baktırmaya çabalaması aslında her iki tarafın da turu ne kadar istediğini ve rakibinden ne kadar çekindiğinin kanıtıydı.

       Sahadaki oyunla ilgili düşüncelerime geçmeden önce birkaç kelime ile taraftara ve stadyuma değinmek istiyorum. Özellikle metro çıkışında yapılan suni kar konsepti, belki de sezonun en önemli maçı olan ve taraftarın taraftarlık dersini başarıyla geçtiği iki günlük Juventus maçı serüvenine atıfta bulunan çok iyi düşünülmüş bir organizasyondu. Taraftar her zamanki gibi yine harikaydı. Arena ise düzelen zemini ve oluşan atmosferi ile tam bir Avrupa deplasmanı haline gelmiş gerçek bir "aslan yuvası" gibiydi.

        Gelelim maça. Mourinho'nun birkaç hamlesi var ki bence maç için çok kritik önem taşıyor. Bu hamlelerden biri Azpilicueta'ya göre daha yavaş olan ancak pozisyon almasını iyi bilip fizik kuvveti daha yüksek olan Ivanovic'i Sneijder tarafında, Ivanovic'e göre daha hızlı ve atletik olan Azpilicueta'yı da Ashley Cole'a tercih edip çıkana kadar Hajrovic, daha sonrada Burak tarafında tercih etmesi buralarda etkili olmamızı engelledi. Ayrıca Galatasaray'ın belki en iyi olduğu merkez orta saha bölgesinde Oscar'ın kaybolacağını bildiğinden onun yerine zaten sıkıntılı olduğumuz kanatlarda Schürle ile başlaması da çok akıllıcaydı ki meyvesini aldı. Golü Schürle-Azpilicueta yapımıyla buldular. Buna ek olarak Sneijder'in sola yakın oynamasını fırsat bilip Mikel'i kenarda oturtup orta sahayı daha kreatif oyunculardan oluşturması ilk bölümdeki orta saha üstünlüğünün Chelsea'de olmasının sebebiydi.


          Peki Mourinho'nun bu hamlelerine karşı Mancini neler yaptı? Maçın 30. dakikasına kadar tanıyamadığım, geldiği günden bu yana oturtmaya çalıştığı sistem ile çelişen bir Mancini vardı. Belki tüm Galatasaraylıları gerekliliğine sancılı bir şekilde ikna ettiği Ceyhun Gülselam gibi bir orta saha amelesini böyle bir maçta tercih etmemesi  kafamı karıştırdı. Ayrıca bu kurgudan neden vazgeçtiğine baktığımda ise cevap daha yaratıcı bir ofans hattı yaratmak olduğunu gördüm. Hajrovic eğer 3'lü forvetin solunda, Sneijder forvet arkasında, solda gerçek bir  kanat oyuncusu ve Burak-Drogba ikilsinden birinin tercih edildiği bir sistem olsaydı, Hajrovic dahil herkes etkili olabilirdi. Ancak Hajrovic topla buluştuğunda pas tercihi olarak etrafında sadece Eboue'nin oluşu, her ikisinin de birçok pas hatası yapmasına neden oldu ki golü de böyle bir pozisyon sonrasında yedik. Ayrıca oynayabilecek bir Semih varken neden Hakan Balta'nın tercih edildiğini galiba uzun yıllar anlayamayacağım. 

          Hajrovic-Yekta değişikliğinden sonra orta sahamız normale dönerken Chelsea'nin oyun üstünlüğü de son bulmuş oldu. Ancak aynı normalleşme ofans hattımızda yaşanmadı. Çünkü Sneijder ve Burak hala doğru yerlerinde değillerdi. Burak'ı takas futbolcusu yapan sağ çizgi sendromu, Sneijder'in ise maçtan sonra yakındığı topla buluşamama sorunları mevkilerinin sonucuydu. Ayrıca desteklenemeyen bir Drogba sadece uzun top indirmede işe yaradı ki Ali Lukunku'dan farklı bir performans sergileyemedi. Bana göre sahanın en iyileri ise iki Brezilyalımız Melo, Telles ve yaptığı hataya rağmen Muslera idi. 

         Tur şansımızı devam ettiren golü ise belki de kaderin bir cilvesi olarak yıllardır ön direğe attığımız kornerlerden bir tanesi doğru yere ulaşınca, yan toplarının kuvvetliliği ile bilinen bir İngiliz takımına karşı, transfer fiyaskosu olarak görülen Chedjou(jejuu) tarafından bulduk. Golden sonra ise klasik Arena Galatasaray'ına dönüştük. Semih'in de girmesiyle riskli ama ferah bir defans hattı, istekli bir orta saha ve durgun bir ofansif hat.

          Terry'nin pozisyonuna da kısaca değineyim. Evet profesyonelce yapılmış bir emek hırsızlığı var ancak Donk'un pozisyonu ile aynı değil. Özellikle hakemin yaptıkları bakımından çok ciddi bir fark var. Bizde hakem topçuya güvenip oyunu durdurmakta geç kalırken, dün hakem derhal oyunu durdurdu. Burak hayatının vuruşunu yaparken Cech topa müdahale etmedi. Ayrıca maçın tekrarı konusunu gündeme gelirse aynı skoru yada daha iyi bir skorun elde edilip edilemeyeceği konusunda muhasebenin iyi yapılması gerektiğini düşünüyorum.

         İkinci maç öncesi geriye çekilip baktığımızda oldukça normal bir skor elde ettik. Daha  doğrusu Chelsea'ye "Biz de bu turu geçebiliriz." mesajını verdik. Mancini ilk 30 dakika ve sonraki 60 dakika olarak ilk iki(!) maçtan ders alırsa Londra'da kafa kafaya bir maç bizleri bekliyor olabilir.  Geçen sene birinci Schalke maçından sonra da söylediğim gibi şimdilik herşey normal, panik yok, şans var.

Cumali ÖNCALIR
concalir.blogspot.com
twitter.com/concalir